Tarih boyunca pek çok mimari eser; savaşlar, ekonomik krizler, siyasi değişimler ya da mimarlarının ölümü gibi nedenlerle yarım kaldı. Bu yarım kalmış yapıların belki de en ünlüsü, Antoni Gaudí’nin ölümünden önce yalnızca küçük bir bölümü tamamlanmış olan başyapıtı ve Barselona’nın simgesi haline gelen Sagrada Familia’dır. 10 Haziran 2026’da 172,5 metre yüksekliğe ulaşarak dünyanın en yüksek kilisesi haline gelen ve açılışı görkemli bir gösteriyle gerçekleşen yapı, yalnızca mimarlık tarihinin en uzun şantiyelerinden biri değil; aynı zamanda yarım kalmış mimari eserlerin nasıl ele alınması gerektiğine dair küresel bir tartışmanın da merkezinde yer alıyor. Bir yapı yarım kaldığında onu tamamlamak mimarın vizyonunu sürdürmek anlamına mı gelir, yoksa bu yarım kalmışlık da mimarlık tarihinin bir parçası olarak korunmalı mıdır? Bu sorunun izini sürerken Sagrada Familia örneği üzerinden yarım kalmış mimari eserlerin geleceğini, ODTÜ Mimarlık Fakültesi öğretim üyesi Celal Abdi Güzer ve yenilenen Atatürk Kültür Merkezi’nin mimarı, MURAT TABANLIOĞLU Studio kurucusu Murat Tabanlıoğlu’nun bakış açısından değerlendiriyoruz.

1882 yılında inşasına başlanan yapıda Gaudí, yaşamının son yıllarını neredeyse tamamen bu projeye adamış olsa da ölümünde yapının yalnızca küçük bir kısmı tamamlanmıştı; geri kalan bölümler ise büyük ölçüde maketler, fotoğraflar ve geometrik çalışmalar üzerinden tanımlandı. Ancak mimarın atölyesindeki bazı maket ve belgelerin 1936’daki İspanya İç Savaşı sırasında zarar görmesi ve kısmen yok olması, projenin gelecekte nasıl sürdürüleceğine dair belirsizlikleri de beraberinde getirdi.

Gaudí’nin doğadan ilham alan yaklaşımı, paraboloidler, hiperboloidler ve elipsoidlerden oluşan karmaşık bir geometrik sistem üzerine kuruluydu. Bu sistem, modern hesaplama teknikleri ve dijital modelleme teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte daha doğru biçimde analiz edilebilir ve üretilebilir hale geldi. Böylece yapının tamamlanması teknik açıdan mümkün hale gelirken, Gaudí’nin bıraktığı fikirlerin ne ölçüde yeniden üretilebileceği ve bu üretim sürecinin çağdaş yorumlar içerip içermediği üzerine yeni tartışmaları gündeme getirdi.
Sagrada Familia, yaklaşık bir buçuk asırlık sürecin ardından Gaudí’nin ölümünün yüzüncü yılı anısına 2026’nın şubat ayında önemli bir eşiğe ulaştı: bazilikanın merkezinde yer alan ve İsa’ya adanan ana kulenin en üst parçasının yerleştirilmesiyle 172,5 metre yüksekliğe ulaşarak dünyanın en yüksek kilisesi haline geldi ve Gaudi’nin çizimlerinde olması gereken yüksekliğe erişti. Bu önemli gelişmenin beraberinde Gaudí’nin ölümünden sonra projeyi yedi farklı baş mimarın devralmış olması ve bazı tasarım kararlarının yeniden yorumlanması da kaçınılmaz bir gerçek.

Bu eşiğin resmî kutlaması ise 10 Haziran 2026’da Papa 14. Leo’nun Sagrada Familia’da ayin düzenleyerek bazilikayı dünyanın en yüksek kilisesi yapan İsa Mesih Kulesi’ni resmen kutsamasıyla gerçekleşti. Bazilikanın içinde dokuz bin, çevresindeki sokaklarda ise yaklaşık 120 bin kişinin toplandığı tören, ışık ve drone gösterisiyle taçlandı. Papa, vaazında bazilikayı “bir anıttan çok, hâlâ sürmekte olan bir eser” olarak tanımlayarak inşaatın sürekliliğine işaret etti. Üstelik kulenin dışı tamamlanmış olsa da iç mekân çalışmalarının 2028’e kadar süreceği belirtiliyor; yani “tamamlanma” süreci halen devam ediyor.

Sagrada Familia’yı benzersiz kılan nokta da tam olarak burada ortaya çıkıyor; Yapı bir yandan mimarlık tarihinin en ünlü “tamamlanmamış” projelerinden biri olarak anılırken, diğer yandan Gaudí’nin maketleri ve geometrik prensipleri sayesinde güçlü bir bilgi mirası üretmiş durumda. Günümüzde milyonlarca ziyaretçiyi çeken ve kültürel ve ekonomik fenomen haline gelen Sagrada Familia, dini bir mekân ile küresel bir turistik cazibe merkezi arasında çok katmanlı bir kimlik taşıyor. Bu bağlamda Sagrada Familia’nın tamamlanması etrafında yürütülen tartışma, yarım kalmış mimari eserlerin nasıl ele alınması gerektiğine dair daha kapsamlı bir konuya vurgu yapıyor.
Bu tartışmanın mimarlık pratiği ve kuramsal düşünce açısından nasıl değerlendirilebileceğini anlamak için, Celal Abdi Güzer ve Murat Tabanlıoğlu’nun görüşlerini paylaşıyoruz.

“Geçtiğimiz yıl, uzun bir aradan sonra yeniden Barselona’ya gittiğimde dünyanın en çok ziyaret edilen yapılarından biri olan Sagrada Familia’yı tekrar görme fırsatı buldum. İçeriye girmek mümkün değildi, bu nedenle yapıyı dışarıdan gözlemledim. Gaudí’nin en önemli eserlerinden biri olan Sagrada Familia’da, onun mimari dilinin sürdürülmeye çalışıldığı açıkça hissediliyor.
Ancak bu yaklaşımı, Köln’deki Kolumba Müzesi’nde önce Gottfried Böhm’ün müdahaleleri, ardından Peter Zumthor’un gerçekleştirdiği dönüşümle karşılaştırdığımda önemli bir fark görüyorum. Sagrada Familia’daki süreç daha çok teknik ve mühendislik odaklı bir tamamlama hissi veriyor. Oysa Kolumba’da farklı dönemlere ait mimari yaklaşımlar bir araya gelirken, yapı aynı zamanda yeni bir işleve kavuşarak müzeye dönüşüyor. Bu yönüyle geçmiş ile bugün arasında daha güçlü bir ilişki kuruluyor. Yenileme, restorasyon ve ekleme projelerinde asıl önemli olan, mevcut yapıya yeni bir yaşam kazandıran ve günümüzle ilişki kurabilen özgün mimari tavrın ortaya konulabilmesidir.”
Murat Tabanlıoğlu, MURAT TABANLIOĞLU Studio Kurucu

“Antoni Gaudi’nin 1883 yılında devraldığı ve tasarımını tamamen değiştirdiği, yapımı hala devam eden La Sagrada Familia tarih içinde inşaatı en uzun sürmüş binalardan biridir. Yapı bugün sadece özgün tasarımı ile değil aynı zamanda yarım kalmışlık hikayesi üzerinden de bir kimlik, marka ve işaret değeri inşa etmiştir. Belki de bu nedenle bitirilmiş bir yapıdan çok bu yarım kalmışlık öyküsünü öne alan bir süreç yaşanmakta, yapının tamamlanması zamana ve aşamalara yayılmaktadır. Gaudi 1926’da talihsiz bir kaza sonucu öldüğünde yapının yaklaşık dörtte biri tamamlanmıştı.
Buna ek olarak Gaudi’nin tasarımı kesin çizimlerden çok maketler üzerinden yürüttüğü anımsandığında bugün gelinen noktada projenin orijinalliği ve bütünlüğü tartışmaya açık kalmaktadır. Öte yandan zaman içinde kent ve kentli ile bütünleşik hale gelen, arka plan öyküsünün yanı sıra yaşayan bir süreç olarak da bir kültür mirasına dönüşen yapı geleneksel koruma ve özgünlük tartışmalarının dışında kalan özel bir örnektir. Böyle bakıldığında da karşı karşıya kaldığımız sadece bir mimarın ilginç ve dönemi için radikal sayılacak bir tasarımı değil, kendi bağlamını aşan bir aidiyet, sürdürülebilir bir bellek değeridir. Bu durum yapının kendisi ve mimarlıkla sınırlı olmayan bir anlam, sosyal ve kültürel bir değer zemini oluşturmaktadır. Gaudi’nin de inşaatın bitirilmesi konusunda aceleci olmadığı, kesin kaynakları bulunmasa da Tanrı’yı kastederek “müşterim acele etmiyor” diyerek kendini savunduğu söylenmektedir. Bu anlayış içinde yapı tek kişiye ait bir tasarımdan çok nesillerden nesillere emanet edilen bir süreç, bir öyküdür.”
Celal Abdi Güzer, Prof. Dr. ODTÜ Mimarlık Bölümü
Kaynaklar:
https://www.dezeen.com/2025/11/06/tower-of-jesus-christ-sagrada-familia-tallest-church/
https://www.theguardian.com/world/2026/jun/10/pope-leo-bless-sagrada-familia-antoni-gaudi
https://www.bbc.com/future/article/20260608-sagrada-famlia-the-ancient-engineering-marvels-of-the-worlds-tallest-church
Hongjun Qiu, Construction of Sagrada Família, Building the Architecture and Sacred Space in the Modern World.









Yorum Yazın!