Sinema ve Mimarlık | Liminal Mekân: Backrooms Üzerinden İnceleme

Backrooms (2026), genç yönetmen Kane Parsons’ın internette yayılan bir görselden yola çıkarak geliştirdiği ve kısa videolarla başlayan üretimini uzun metraja taşıdığı bir film olarak yeni nesil korku türünde dikkat çekiyor. İzleyiciyi sarı duvar kâğıtlarıyla kaplı, floresan ışıklarla aydınlanan sonsuz koridorların içine çeken yapım, sahibi olduğu mobilya dükkânının duvarında tuhaf bir geçit keşfeden Clark ile terapisti Mary’nin liminal mekânlar üzerinden şekillenen psikolojik mücadelesini anlatıyor.

© Courtesy of A24

Film, Arnold van Gennep’in 1909’da ortaya koyduğu geçiş alanları yaklaşımından ve sonrasında Victor Turner’ın geliştirdiği “liminality” kavramından hareketle, mimarideki geçiş ve eşik alanlarını anlatının merkezine yerleştiriyor. Backrooms, bu aradalık hâlinden yararlanarak mekânı yalnızca olayların gerçekleştiği bir arka plan olmaktan çıkarıyor. Tanıdık görünen ancak tam olarak tanımlanamayan bu alanlar; zaman, aidiyet ve gerçeklik algısını yeniden şekillendiriyor. Labirenti andıran koridorlar ve işlevi belirsiz odalar yön kaybına neden olarak izleyicide giderek artan bir huzursuzluk hissi yaratıyor.

Arka odalarda bu huzursuzluk ve rahatsız hissetme durumu, karakterlerin zihin haritalarının en derin ve hassas noktalarından çıkarak somutlaşıyor; mekân burada karakterlerle birlikte dönüşüyor. Yön kaybı ve belirsizlik, karakterlerin zihinsel çözülmesiyle doğrudan ilişkili hale geliyor.

© Courtesy of A24

Film boyunca mekânın katmanlanarak çoğalmasıyla dönüşüm devam ediyor. Her katman bir öncekinin hem devamı hem de bozulmuş versiyonu gibi çalışan zihinsel tekrar alanlarına dönüşüyor. Clark’ın geçmişte yaşadığı kopuşlar ve terk edilme anıları bu liminal mekânın içinde yeniden biçimlenirken; Mary’nin kendi geçmiş travmalarıyla birlikte dahil olması, burasının bireysel değil, karşılıklı bir zihinsel yansıma alanı olduğunu gösteriyor.

Arka odalarda mobilyaların zeminin içine gömülmesi veya koridor şeklindeki tavanlar gibi, gerçeklik çarpıtılarak yeni bir imge hâline getiriliyor. Böylece hem tanıdık hem de olduğu hâliyle rahatsız edici ve gerçek dışı bir görüntü oluşuyor. Clark’ın mekânla kurduğu ilişki de burada belirginleşiyor.

Clark, ilk olarak paralel dünyayı keşfettiğinde alışık olmadığı bu mekâna şüpheyle yaklaşıyor. Sonrasında içindeki boşluk ve yalnızlık hissi, vakit geçirdikçe odaların boşluğuyla özdeşleşiyor; belirsizlik ve her şeyin aslında “doğru”luktan uzak olması durumu, kendi benliğiyle mekânı aynı noktada buluşturuyor. Clark da tıpkı arka odalar gibi, gerçek hayattaki “normal”den farklı olan kişiliğiyle bu çarpık gerçekliğe daha da ait hissediyor; değişmeye ihtiyacı kalmıyor ve sadece kendisi olarak, varlığıyla bir kimlik kazanıyor.

© Courtesy of A24

Alışılageldik korku anlatılarından farklı olarak Backrooms, hikâyeyi huzursuzluk hissi üzerinden kurguluyor. Gerçek dünyanın bozulmuş bir kopyası olan arka odalar, gerçekliği yalnızca liminal mekân üzerinden somutlaştırıyor. Bu dünyayı asıl dünyadan ayıran durum da burada ortaya çıkıyor: gerçek hayat yalnızca liminal, yani geçiş alanlarından oluşmuyor; bu mekânlar eşik görevi görerek kişinin hayatında birer aracı oluyor. Arka odalar ise bu geçişe sürekli sahip olarak karakterleri eşik haline hapsediyor.

Kaynak:

  • Ildır, A. (2026, June 2). Backrooms: Haritasız Bir Muamma – Altyazı Sinema Dergisi. Altyazı Sinema Dergisi. https://altyazi.net/yazilar/elestiriler/backrooms/
  • O’Shea, K. (2026, June 10). Examining the liminal spaces and places of Backrooms (2026). Warped Perspective.
    https://warped-perspective.com/2026/06/examining-the-liminal-spaces-and-places-of-backrooms-2026/
  • Whitfield, Z. (2026, June 12). How “Backrooms” turned liminal space into the stuff of nightmares. W Magazine. https://www.wmagazine.com/culture/backrooms-a24-movie-set-design-details-interview