Binalar Neden Artık Eskisi Gibi ‘Süslü’ Değil?
06.09.2026

Yüzyıllar önce inşa edilmiş bir yapıyla bugün yapılan bir binanın farklılıkları çoğu zaman ilk bakışta bellidir: Birinde oyulmuş taşlar, heykeller, sütunlar ve süslemeler öne çıkarken, diğerinde daha sade yüzeyler; cam, çelik ve beton gibi malzemelerle karşılaşırız. Ancak bu değişim, yalnızca geçmişte binaların daha “süslü” olmasıyla açıklanamayacak kadar uzun bir hikâyenin sonucu. Mimarlık, tarih boyunca dönemin inançları, iktidar biçimleri, toplumsal ihtiyaçları, mevcut malzemeleri ve yapım teknolojileriyle birlikte şekillendi; farklı dönem ve coğrafyalarda farklı mimari stiller ortaya çıktı. 4. yüzyıldan 15. yüzyıla uzanan Bizans mimarisinde kubbeler, anıtsal dini mekânlar ve mozaikler öne çıkarken, 15. yüzyıl İtalya’sında yükselen Rönesans mimarisi, Antik Yunan ve Roma mirasını yeniden yorumlayarak simetri, oran ve klasik mimari öğeleri farklı bir anlayışla ele aldı. Yüzyıllar sonra ise sanayileşme, modernizm, savaşlar ve hızlı kentleşme mimarlığın yönünü bir kez daha değiştirdi. Bu dönüşümün binaları nasıl değiştirdiğini ve geçmişin detaylı mimarisinden bugünün daha sade yapılarına nasıl geldiğimizi Erginoğlu & Çalışlar Mimarlık kurucu ortağı Kerem Erginoğlu ve SO? Mimarlık ve Fikriyat kurucu ortağı Sevince Bayrak’ın görüşleriyle birlikte inceliyoruz.

Bugün geçmişin mimarisiyle çağdaş yapılar arasında gördüğümüz belirgin farkı anlamak için Sanayi Devrimi’yle değişmeye başlayan üretim biçimlerini ve ardından modernizmin yükselişini inceleyebiliriz. 19. yüzyılda makineleşme ve endüstriyel üretimin yaygınlaşması, zanaat, üretim ve tasarım arasındaki ilişkiyi önemli ölçüde değiştirdi (Pevsner, 1975). Seri üretim, yapı elemanlarının daha hızlı ve standart biçimde üretilmesini mümkün kılarken, demir ve ilerleyen dönemde çelik ile betonun yeni kullanım biçimleri mimarlığa farklı yapım olanakları sundu. Ancak sanayileşme süslemeyi ve zanaata dayalı üretimi bir anda ortadan kaldırmadı; bu dönüşüme karşı farklı yaklaşımlar da ortaya çıktı. 19. yüzyılın ikinci yarısında Britanya’da gelişen Arts and Crafts hareketi, endüstriyel üretimin etkilerine karşı zanaatı, malzeme bilgisini ve nitelikli üretimi yeniden öne çıkardı. 20. yüzyılın başında modernizmin yükselişiyle ise tartışma başka bir boyut kazandı: Artık yalnızca binaların nasıl yapıldığı değil, modern bir binanın nasıl görünmesi gerektiği de ön plana çıktı.

Looshaus, Viyana, Mimar: Adolf Loos, Fotoğraf: Wikimedia Commons

20.yüzyılın başında modernizmin yükselişiyle mimaride süslemenin kendisi de sorgulanmaya başladı. Bu değişimin en radikal isimlerinden biri Adolf Loos’tu. Loos, süslemeyi yalnızca estetik bir tercih olarak değil, modernlik ve kültür üzerinden ele alıyor; mimarlığın geçmişten devraldığı dekoratif anlayışı sorguluyordu (Canales & Herscher, 2005). 1910’da tamamlanan Looshaus’un çevresindeki süslemeli Viyana yapılarıyla oluşturduğu karşıtlık da bu değişimin çarpıcı örneklerinden biri oldu. Böylece mimarideki sadeleşmenin yalnızca ekonomi, seri üretim veya yeni malzemelerle açıklanamayacağı; modernizmin beraberinde getirdiği yeni düşünsel ve estetik anlayışların da bu dönüşümde etkili olduğunu söyleyebiliriz.

Palais Garnier, Paris, Fotoğrafçı: Francesco Zivoli, Unsplash

Bu değişimi daha somutlaştırmak için, kültür ve performans odağında tasarlanmış ancak yaklaşık 142 yıl arayla tamamlanmış iki yapıyı inceleyebiliriz: 1875’te açılan Paris’teki Palais Garnier ve 2017’de açılan Hamburg’daki Elbphilharmonie. Palais Garnier’de mermer, heykeller, yaldızlar ve dekoratif resimler mimari ihtişamın doğrudan görünen parçalarıyken, Elbphilharmonie etkileyiciliğini dalgalı cam cephesi, heykelsi formu, özel olarak geliştirilen akustik yüzeyleri ve karmaşık mühendislik çözümleriyle kuruyor. Ancak aradan geçen zamanda yalnızca mimarinin görünümü değil, bu yapıların kent ve kullanıcıyla kurduğu ilişki de değişmiş durumda. Palais Garnier’nin görkemli merdivenleri ve fuayeleri, opera deneyiminin yanı sıra 19. yüzyılın “görmek ve görülmek” üzerine kurulu sosyal yaşamının da bir parçasıyken; Elbphilharmonie konser salonlarını kamusal bir seyir terası, eğitim alanları, otel ve yeme-içme mekânlarıyla bir araya getiren çok işlevli bir yapı olarak çalışıyor. Dolayısıyla bu iki yapı arasındaki fark, yalnızca süslemenin azalmasını değil; bir kültür yapısından ne beklediğimizin de nasıl değiştiğini gösteriyor.

Elbphilharmonie Hamburg / Herzog & de Meuron, Hamburg, Fotoğrafçı: Iwan Baan

Karşılaştırdığımız iki yapı da kendi dönemlerinin simge yapıları. Oysa “Binalar Neden Artık Eskisi Gibi Değil?” sorusu çoğu zaman bir opera binasıyla konser salonunu karşılaştırırken değil; tarihi bir kent merkezinden çıkıp günümüzün apartmanları, ofisleri ve toplu konutlarıyla karşılaştığımızda akla geliyor. Bu noktada 20. yüzyılın koşulları önemli bir rol oynuyor. Dünya savaşlarının ardından ortaya çıkan büyük konut ihtiyacı, hızla büyüyen kentler ve artan nüfus, kısa sürede çok daha fazla yapı üretmeyi gerekli hale getirdi. Bugün ise arsa ve inşaat maliyetlerinden yapı yönetmeliklerine, enerji, güvenlik ve sürdürülebilirlik standartlarına kadar pek çok unsur gündelik bir binanın nasıl inşa edileceğini belirliyor. Belki de asıl mesele mimari detayın tamamen kaybolması değil; detayın nasıl üretildiğinin, nerede arandığının ve mimaride neye değer verdiğimizin zaman içinde değişmesi.

https://www.instagram.com/p/DZvVArcGb_c/

Geçmişten bugüne ulaşan yapılar, el işçiliğinin, zanaatın ve insan emeğinin mimaride ne kadar görünür ve değerli olabildiğini bize gösteriyor. Günümüzde ise aynı zamanı ve emeği bir yapıya ayırmak çoğu zaman bir tercih değil, imkân meselesi. Belki de bu yüzden tarihi yapılara duyduğumuz özlem yalnızca estetik bir hayranlıktan ibaret değil. Yeniden üretmekte zorlanacağımız zanaatı, emeği ve kendi dönemlerinin izlerini taşıyan bu yapılarla kurduğumuz bağ, geçmişi yeniden inşa etmekten çok, elimizde kalanları neden daha iyi korumamız gerektiğini hatırlatıyor.

Türkiye’nin önde gelen mimarlık ofislerinden Erginoğlu & Çalışlar’ın kurucu ortağı Kerem Erginoğlu ile SO? Mimarlık ve Fikriyat’ın kurucu ortağı Sevince Bayrak, bu konu hakkında görüşlerini aktarıyor…

“Winston Churchill’in “Önce biz binaları şekillendiririz, sonra binalar bizi şekillendirir” tespiti, mimarlığın toplumla karşılıklı kurucu ilişkisini özetler. Mimari dilin tarihten günümüze radikal dönüşümü, salt estetik tercihlerin değil; üretim biçimleri, teknoloji, ekonomi ve ideolojinin değişiminin sonucudur. Belirleyici kırılmalar, Sanayi Devrimi ile zanaatın yerini seri üretimin alması, II. Dünya Savaşı sonrası kitlesel barınma ihtiyacı, neoliberal politikalar ve bilişim devrimiyle emeğin değersizleşmesidir. Ayrıca iktidarın temsilinden işlevselliğe geçen siyasi-ekonomik düzen, mimariyi verimlilik eksenine kaydırmıştır.

Günümüzde “detay” kavramı gösterimden gizleme pratiğine evrilmiş, malzeme birleşimleri, mühendislik çözümleri ve mekânsal performansın gizli işçiliğine dönüşmüştür. İnsanların tarihi yapılara duyduğu hayranlık, formdan ziyade o formun ardındaki zaman, emek ve kültürel niyete yöneliktir. Dolayısıyla temel mesele nostalji değil, günümüz imkânlarıyla kalıcı değer üretebilmektir.”

Kerem Erginoğlu, Yüksek Mimar, Erginoğlu & Çalışlar Kurucu Ortağı

“Binalar da insanlar gibi, nesilden nesile değişirler. Bazen hızlı, bazen yavaş. Bir şehir savaşta veya depremde yerle bir olmadıysa, ya da küresel sermaye ansızın o kente akmaya başlayıp ilk iş olarak inşaat sektörüne nüfuz etmediyse, bir sokakta yürürken binaların yüzlerine uzun uzun baktığımızda değişimin aslında paldır küldür değil, adım adım gerçekleştiğini görürüz.

Değişim için her zaman büyük bir kriz olması gerekmez. Alışkanlıklar, yaşam biçimleri ve teknoloji değiştikçe binalar da kentler de türlü sebeplerle yeni yüzlere sahip olur. Abartılı bezemeler önce sadeleşir, sonra yerini pencere kenarlarındaki sövelere bırakır.

Bazı kentlerde, nesiller arası beklenmedik, açıklanamaz sıçramalar olur, artık kimse kimseye benzemez. Mesela, Rize. Portakal bahçelerinin arasında, az katlı binalardan ibaret küçük bir balıkçı kasabasından; çaylıklarla çevrelenen, derelerin ıslah edildiği, yüksek binalarla dolu bir kent merkezine dönüşmüş.

Tepelerde tek tük kalmış ahşap-taş eski binalardan 8-9 katlı, cepheleri tuğla bırakılmış binalara uzanan bu geçişi nostaljik bir yakınmayla değil, bir dedektiflik vakası gibi ele alsak; ipuçlarını, delilleri takip edip olay mahallini detaylıca incelersek anlayabilir miyiz?”

Sevince Bayrak, Mimar PHD, SO? Mimarlık ve Fikriyat Kurucu Ortağı

Kaynaklar:

Pioneers of Modern Design: From William Morris to Walter Gropius, Nikolaus Pevsner, 1931.
Criminal Skins: Tattoos and Modern Architecture in the Work of Adolf Loos, Jimena Canales & Andrew Herscher, 2005.

Looshaus


https://www.archdaily.com/802093/elbphilharmonie-hamburg-herzog-and-de-meuron