Günümüzde sahne tasarımları, sanatçılar kadar konuşulan; kimi zaman onların görsel kimliğinin ayrılmaz bir parçasına dönüşen, alışılmış konser kurgularının ötesinde bir tasarım alanı. Mimari, ışık, dijital görüntü, heykel ve performansın aynı anlatıda buluştuğu bu alanın en çok ses getiren örneklerinden biri de dünyaca ünlü sanatçı The Weeknd/Abel Makkonen Tesfaye. After Hours Til Dawn, 2022’de Es Devlin’in prodüksiyon tasarımıyla kurulan post-apokaliptik şehir manzarasıyla başladı. The Weeknd’in görsel kreatif direktörü Alexander Wessely’nin güncel yorumunda ise bu kent yaşlanan, kırılan ve sonunda küle dönüşen bir mimariye evriliyor. Dört perdede değişen bu dünya, seyircinin karşısında dönüşen stadyum ölçeğinde bir kent olarak kurgulanıyor.

Sahnenin güncel tasarımının çıkış noktası, stroboskop ışıkları altında küllerin içinden beliren Abel Tesfaye oluyor. Wessely, bu sahneden hareketle yıkım ve geride kalan izler fikrine yöneliyor; harabeler ve arkeolojik kalıntılar sahne dünyasının görsel dilini şekillendiriyor. Kent başlangıçta anıtsal, sağlam ve gerçek bir yapı; gösteri ilerledikçe parçalanarak farklı yıkım aşamalarından geçiyor. Böylece seyirci uzaktan gerçekleşen bir çöküşü izlemek yerine gece boyunca dönüşen bu dünyanın içinde kalıyor.

Fiziksel dekor ile dijital dünya arasındaki sınırın belirsizliği tasarımın temel araçlarından biri. Dev LED duvar, çelik konstrüksiyonların ötesinde devam eden kentin parçası olarak çalışıyor ve set ile ekran arasındaki birleşimi mümkün olduğunca görünmez hale getiriyor. Wessely, sahne mimarisini şekillendiren bir diğer unsurun ışık olduğunu belirtiyor; nesnelere ağırlık ve hacim kazandırarak gölge/yüzey ilişkisini güçlendiriyor. Dijital ekran ise ölçeği saniyeler içinde değiştirebilme imkânı sağlayan kurguya sahip.

Bu değişken ölçek, Abel Tesfaye’nin sahnedeki temsilini de şekillendiriyor. Gösterinin başlangıcında ekran, ışık ve sahne kompozisyonu aracılığıyla altın tonlarla çevrelenen, anıtsal ve dokunulmaz bir figür olarak sunulurken, kent yıkıma uğradıkça onun bu dünya içindeki konumu da değişiyor. Wessely’nin yaklaşımına göre seyircinin önce dünyanın büyüklüğünü, ardından onun içindeki insanı fark etmesi amaçlanmış. İlerleyen bölümlerde ise bütün anıtsallık geri çekilerek Abel yeniden insan ölçeğinde tek bir figüre indirgeniyor. Böylece mimari ile sanatçının bedeni arasındaki değişen ilişki, gösterinin duygusal dönüşümünde hayat buluyor.

Sahnenin merkezindeki Hajime Sorayama imzalı patine kaplı çelik heykel ise bu evrenin en güçlü sembollerinden biri. Krom bedeniyle insan ile makine, gelecek ile harabe arasındaki gerilimi taşıyan anıtsal figür, hem tapınılmış bir idolü hem de topraktan çıkarılmış bir kalıntıyı temsil ediyor. Wessely’nin kurduğu anlatıda heykel, makineyi kutsallaştırmış bir medeniyetten geriye kalan anıtsal bir nesne olarak ele alıyor.

Krom, kül, ışık, duman ve parçalanmış mimarinin aynı kompozisyonda buluştuğu After Hours Til Dawn sahne mimarisi, müzikseverlere klasik bir stadyum prodüksiyonunun ötesinde; gösteri boyunca dönüşen, yaşlanan ve kendi çöküşünü anlatının parçasına dönüştüren bütüncül bir dünya sunuyor.
Kaynak: www.wallpaper.com









Yorum Yazın!